Türkiye ve dünya gündemi akıl almaz bir hızla değişiyor.

Kriz denen canavar her bir yanı sarmış durunda…

Ekonomi, siyaset, medya, yerel yönetimler çöküşte…

Arkadaşlıklar, dostluklar, ortaklıklar, evlilikler de öyle…

Daha kötüsü insanlık ayaklar altında…

Şimdi bu satırları okurken, ‘üff bee içimizi kararttın be adam’ dediğinizi duyar gibiyim..

Ne yani sırf siz üç-beş dakika mutlu olasınız diye, sabun köpüğü yalanlar söyleyip, pespembe tablolar çizip, yalancıktan aşk, sevgi, barış edebiyatları mı yapayım?

Yok vallahi…Hiç içimden gelmiyor…

Bugün gerçekleri, yalnızca gerçekleri yazmak istiyorum.

Hayatın gerçeklerini…

Yazının başlığı dostluk…

Türk Dil Kurumu, dostluğu; ‘sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, iyi

görüşülen kimse’ şeklinde tanımlıyor.

Dost=Güvenilen

İnsan dostlarına güvenemeyecekse kime güvenecek değil mi?

İşte işin en tehlikeli yanı da bu…

Güven, tam teslimiyet… İnsan hasmına güvenmez, hep tetiktedir.

Ama dosta karşı hep korunmasızdır. Arkasını tereddütsüz döner çünkü dost zarar vermez.

Dost korur, kollar, açığı gediği kapatır, destekler, karşılıksız sever vesaire…

Peki öyle değilse?

Yani biz öyle sanıyoruzdur da, o soysuzun, kahpenin, hainin tekiyse!

O zaman eyvah ki, eyvah işte…

Çok sevdiğim bir söz var, diyor ki adam: “Allah’ın sen beni dostlarımın şerrinden

koru, düşmanlarımın icabına zaten ben bakıyorum...”

Öyle ya düşmanın hançeri değil, dostun sillesi yaralarmış insanı...

Hemen herkes hayatında bir ya da bir kaç kez ‘dost kazığı’ yemiştir.

Sizi bilmem ama benim bu konuda hiç şansım yaver gitmedi.

Çabuk sevebilen, herkesi kendi gibi saf, masum sanan, dostları için varını-yoğunu, canını-kanını, maddi-manevi herşeyini ortaya koyan bir yapıda olmamın bedelini hep ağır ödedim, ödüyorum.

Bir insana ‘dost’ gözüyle bakınca gözlerim kör oluyor, bütün alıcılarımı kapatıyorum, çabuk güveniyorum, daha kötüsü tam ‘teslim’ oluyorum.

Gözlerim görmüyor, kulaklarım duymuyor, kısacası kör ve sağır oluyorum ‘dost’ dediklerime karşı...

Ama... Her seferinde dumura uğrayan, hayal kırıklığı yaşayan ben oluyorum.

Ve her seferinde oturup şu soruyu soruyorum, ‘Neden?..’

Bir insan neden dostuna yanlış yapar, kazık atar, ihanet eder?

Neden?

Üç kuruş için, kahrolası menfaati için, zıkkım çıkası makam-mevki vs. için helal süt emmiş bir eşref-i mahlukat nasıl olur da ona tam ‘teslim’ olmuş dostuna ihanet eder?

Bu soruyu hayatım boyunca sordum, yanıt alamadım.

Cevabını bilen varsa lütfen bana mail atsın, bu köşede yayınlayayım, herkes öğrensin, kimsenin canı yanmasın...

Bu konuda çok ciddiyim. Bu bir yardım çağrısıdır.

‘Dost kazığı’ veya ‘ihaneti’nin nedenleri hakkında bilgi sahibi olan okuyucularımızdan yardım istiyorum...

***

Biz nasıl bu hale geldik? Yahut kim bizi bu hale getirdi?

İnternet mi, ağır yaşam koşulları mı, kaybolan değerlerimiz mi?

Hangi şart, yapı, karakter sana sırtını dönen bir dostunu arkadan hançerlemek, onu satmak, ihanet etmek için gerekçe olabilir?

Dünya bu kadar mı kirlendi, ya da bütün kirliler, kokuşmuş, menfaatperestler beni mi buluyor?

Umarım ikincisi doğrudur.

Zira, bunca yaşadığım ihanet ve kazıklara rağmen dünyanın, ülkemizin, insanlarımızın

bu kadar kirlenmediğine inanmak istiyorum.

Ve ben kendi adıma hala insanları sevmekte, onlara ‘dost’ demeye çalışmakta ısrar edeceğim...

‘Dost’ sandığım alçakların faturasını diğer gerçek dostlarıma, insanlara kesmeyeceğim.

Varsın ihanet eden, dostluğumu kendi kirli ilişkilerine meze yapanlar çıksın, ben yine sevmeye, dost edinmeye, dostlarıma yüreğimi açmaya devam edeceğim.

Bence sizde öyle yapın.

‘Dost kazığı’ yemeden, sağlıcakla kalın....